Cuma
...the things that i can't do
*yatağıma uzanıp boş boş televizya izleyesim var ama yapamıyorum , o kadar para döktüğümüz ancak kendi kendine kafası estiğinde kapanan bilgisayarım bana daha cazip geliyor akşamın bu saatinde . (belkide facebooktan beni heycanlandıracak bir bildirim gelir umuduyle)
*çıplak oldukları için gereğinden fazla ısı kaybeden ayaklarımı çorapla örtmek istiyorum ama yapamıyorum . annemin yoğun iş temposunda evimize gösterdiği aşırı ilgiden ötürü evde temiz çorap yok. kendimi ''pis'' diye tanımlamama rağmen kokan bi çorabı giyme saygısızlığını da kendime yapmam,yapamam .
*dolapta buz gibi içilmeyi bekleyen Çamlıca Gazozlarını msnde kızarkadaşımla konuşurken keyifle yudumlamak istiyorum ama yapamam , çünki klasik metabolizma hareketlenmlerim midemin içini boşalttı . eğer bünyesinde bulunan asitten biraz daha fazla asiti içine alırsa mide kanaması geçirebilirim.gazozu içerken yapmak istediğim şeyle ilgili açıklama bile yapmıyorum , Roma'ya giderken Adnan Menderes Havalimanına takılmak deyimini yeterli görüyorum
*mutfağa gidip yiyecek birşey varmı diye bakmak istiyorum ama odamdan dışarı kötü kokular sızdırıp ev halkını rahatsız etmek istemiyorum . o yüzden sabah 6.30 da yüzümü yıkamaya banyoya gidene kadar odamda vakit geçireceğim.
*şort giyip ortalıklarda dolanmak istiyorum ama şortumun lastikli olmasından ve belimi iz bırakacak şekilde sıkmasından ötürü giyemiyorum.(evet tek bir şortum var) her yerimden terler süzülmesine rağmen lcw sonbahar/kış koleksiyonunun en gözde parçası olan siyah ve kalın eşofman altını giyiyorum
*dolaptaki bira zulasını patlatıp bir kısmını odama transfer edip tek başıma demlenmek istiyorum(bence en zevklisi , hele birde müzik olursa...) ancak yarın 8'de yapılacak dersane sınavına akşamdan kalma girmeyi göze alamadığım için yapmıyorum.
*bilgisayarıma dün indirdiğim assasins creed 2 oyununu oynamak istiyorum fakat kendi başına abidik gubidik kararlar alan bilgisayarım oynamama fırsat vermiyor , oynayamıyorum .
*telefonumdan 10-15 kişiye mesaj çakıp muhabbet etmek istiyorum ama telefonuma dersane ortmenimiz istemeden el koyduğu için telefonumla aynı sempte bile bulunamıyorum .
*eskiden çok sık girdiğim fakat artık şifresini bile unutmaya yüz tuttuğum domuzyokedici@hotmail.com adresini kullanarak msn de ''sabahlar olmasın'' yapmak istiyorum . fakat artık bu fikir aklımdan geçerken bile tüylerim diken diken oluyor
*sullar seller gibi almanca konuşmak istiyorum , fakat yapamıyorum . rammstein'la yetiniyorum
--ve daha yapmak isteyipte yapamadığım binlerce şey--
Çarşamba
soğuk içiniz...

havanın 3 derece olmasına rağmen
yüzümden oluk oluk ter akıyor ,dışarıyıda
vücudumun içi gibi sıcak zannedip doşarı çıkan ter
damlacıklarım izmirde yaşamanın tadını çıkaramadan
saniyesinde donuyor. uzun süredir tarak görmeyen kepekli saçlarım
kafamdan bağımsızlığını ilan etmiş rüzgarda ey nazlı hilal gibi dalgalanıyor
ellerimde ancak 8-9 yaşlarındaki bir çocukta görülünce hoş karşılana-
bilecek bir kir tabakası var. avuç içlerimdeki kiri silmek için
ellerimi sertçe birbirine sürtüyorum , tabi ki dışardan hoş tepkiler almıyorum
avuç içlerimde toplanan ve yer yer 10 cm'i bulan kir ipliklerini havaya savuruyorum.
elimde hala plastik kokusuyla öylece oturuyorum.az sonra kafamdaki lise imajına hiç uymayan
ve ilk günden beri buruk bir sevinçle taktığım bordo kravatıma bastığımı farkediyorum.yerden alıp
spor çantama(lcwaikiki poşeti) basıyorum. kravatım kendine yer bulmaya çalışırken poşetin
derinliklerinden izmirin kışında içleri ısıtacak kokular yükseliyor.duş almak için yeterince
kirli olup olmadığımı kendimi koklayarak anlayan bana bu kokular hiç de garip gelmiyor.ancak yanımdan
geçen hiç tanımadığım insanlardan tepki naraları yükselince poşetin ağzını büzüyorum.gömleğimin düğmlerinden
ikisini daha açıyorum nasıl olsa içimde t-shirt var diye.bir an kendimi güvende hissediyorum
poşetimi çantamı bankın uzak bir köşesine koyuyorum. kafam kollarım bacaklarım ve hissedebildiğim bir kaç
yerimle başbaşa kalıyorum.elimi yanımda biri varmışcasına bankın enine doğru uzatıyorum , diğer elim
bacaklarım arasından çamurla çimen karışmış PARK TOPRAĞIna doğru sarkıyor. her ortamda giydiğim
basket ayakkabılarıma bakıyorum.bok içindeler.şimdi neden her insanın geçerken bana baktığını
daha iyi anlıyorum. sıkılmaya başlıyorum , ilkokul imajımı tamamlayacak son rötuşta burnumdan geliyor ; bir kilo sümük!
adet olduğu üzere ilk önce sadece burnumun çekme gücünden yararlanıyorum , olmuyor , daha sonra bu soğukta kıvırdığım
gömleğin ''kıvırığına'' siliyorum. gömlekte oluşan renk değişimi insanları rahatsız eder diye , gömleği bir kat daha kıvırıyor ve sümüğün insanların gözleri yerine
tenimle buluşmasına izin veriyorum . yüzüm soğuktan mormarmış, suratımda simsiyah top izleri , yırtık pantalonum , dağınık rezil saçlarım,sümüklü gömleğim ,lcwaikiki poşetim,
bahçivan ayakkabısına dönen leßronlarım ve tırnaklarımın ucunda biriken siyah bir tabakayla körfez manzaralı bankta öylesine tek başıma oturuyorum
her yerimden insan geçiyor kimisi bakıyor kimisi bakmıyor.derken birşey dikkatimi çekiyor , gömleğini adam gibi iliklemiş , şık şık giyinmiş , kafasına jöleyi basmış
yaşıtlarım benim gibi bankta tek başına oturup hayat hakkında düşünme geyiğine eve daha geç gitmeye çalışmıyor. yanına yazın taş gibi olacağını tahmin ettiğim karıları almış mcDonalds,burger king , hamdi's sandwiches, waffle'cı sami , ali the king gibi kendilerini kendileri gibi onlarca arkadaşları bekleyen mekanlara doğru gidiyorlar.
o an kendi vücudumdan çıkıyorum 3. gözle bakıyorum kendi rezil halime , deminki imajıma
birde kurumuş tükürükte eklenmiş hemde! arkamda el ele karılar erkekler kızlar, kahkahalar , önde ben titrek bakışlarla alsancağa giden vapura bakıyor ... kimse bana ulaşamasın diye telefonumu kapatıyorum , yavaş yavaş şehrin ışıkları yanmaya başlıyor
insanların çıkardığı beyaz duman , soğuk gece , sıcak ortamlar , sarı ışıklar arkamda boy gösteriyor.kendimi görememeye başlıyorum karanlıktan , derken arkadan geçen 2 kız arkadaşın sönmek bilmeyen telefon ışıklarıyla kendimi zar zor görebiliyorum.
arkada tüm hareketiyle canlılığıyla insanlık , önde kışın bile ter kokan ben...kendimi çok seviyorum. lcwaikiki poşetimi alıp hiç estetik olmayan bir poşet tutuş stiliyle biraz da alsancaktan karşıyakaya bakmak için iskeleye doğru gidiyorum birinin bana kentkart basmasını umarak. derken sendeliyorum poşet elimden düşüyor
ayyakabı,çorap,pislikten siyahlaşmış atlet,kalpli anahtarlık , bir kebabçının magneti... tam bir karmaşa, vapurun sesini duyup eşyaları poşete hızlıca tıkmaya çalışırken poşeti yırtıyorum. kendime gülüyorum ve teomanlık sana göre değil be orhun diyorum... :)
Perşembe
varlığım EN FAKİRe EN DÜRÜST damgası yapıştıran EN CAHİLi En MUTEVAZI yapan yüce ulusuma armağan olsun

anılara çok değer veren bir herifçioğluyum ,anılar olmazsa olmaz insan geçmişinden ders alır
gelecekte o hataları yapmaz gibi klişelere girmek için seçmedim bu konu başlığını.her yerinden SANAT KİŞİSEL VE MUHTEREMDİR
kokuları gelen blogumuza yazarken , hürriyet gazetesinin en çok okunan sayfasında okkalı bir maaşla çalışan biri edasıyla
okucuyla konuşmam,kendimi okuyucuya izah etmem ne kadar mantıklıdır bilinmez./neyse artık konumuza geçelim / gibi dünyanın en aptal
klişesini de yapmıycam tabi ki.daha önce yazdığı bütün boş şeylerin boş olduğunu itiraf etme anlamına gelen bu söz
benim değerli fikirlerimi içeren öncümlelerden sonra kullanıldığında pek tabi ki bir anlam ifade etmeyecek.o kadar bok attım ama
ilk cümlede bahsettiğimiz ve okuyucuların 'asıl konu' dediği konuya geçmek için başka bir yol izlemek hayli zor olacak.sırf
tükürdüğümü yalamamak için'asıl konuya ' hiçbir bağlaç cümlesi veya sözcük öbeği kurmadan geçicem.
17 yaşımda olmama rağmen 10-16 kişilik bir dinleyici kitlesini karşıma aldığımda 3 saat kadar eğlenceli vakit geçirtecek kadar
anıya sahibim.anılarla çoğu zaman eğlenceli arkadaş ortamlarında karşılaşmayız elbet , yastığı kafanıza koyduğunuzda , gecenin bi köründe
sevdiğiniz şarkılardan birinin nakaratında, dünyayı hafif buğulu görürken ay ile karşılaştığınızda, veya bir filmin jeneriğini dolu gözlerle
izlerken... bu liste epey uzatılabilir , sizin cümle kurma kabiliyetiniz ve yazarken sıkılmamanıza bağlı olarak.
yukarda saydığım durumlardan birinde beyninizn ücra köşelerinden çıkıveren bir anıyla karşılaştığınızda hissetiğiniz duyguyu kelimelere dökmek
isterdim ancak daha 30 yaşına gelmedim.size bütün masumeyetimle ifade edebilirim ki aynı anda o kadar fazla duyguyu başka hiçbir an hissedemezsiniz.
benim yaşlarımda insanların kendini anılara verip hüzünlendirmesi pek de kolay birşeydir efendim.çok da uzağa gitmenize gerek yoktur
1 hafta,1 ay , 1 yıl, en fazla 5 yıl ... zaten 12 yaşından önce hatırlamaya dair ne anınız olabilir ki? PART2'DA olmıycak bir yerde olmıycak bir anının
sizi allak bullak etmesi hakkında kısa bir öykü yayımlayacağım. (üslübumun alpay erdem , tanzimat 2. dönem , fırat budacı , bukowski , tuna kiremitçioğlu, kafka kanallarında geziniyor olması üslubumun daha oturmamış olmasından kaynaklanmaktadır)
(kendimi çok eleştirdim tabi ki hepsi sizin gözünüze girmek için!)varlığım EN FAKİRe EN DÜRÜST damgası yapıştıran EN CAHİLi En MUTEVAZI yapan yüce ulusuma armağan olsun
Pazar
erol günaydın yeni gün...

Orhun ! (3 saniye sonra) orhun , orhuun! bir tanesi yeterince sinir bozucu olmamış gibi 3 kere ismimin sabahın köründe annem tarafından zikredilmesi moralimi çok derinden bozdu. tehlike geçince annemin bana ayılmam için verdiği 2 koca dakikayı düşündüm ve mutlu oldum , daha 100 saniye var lan diyip gözümü kapadım ve rüyamda gördüğüm şahısın vücut hatlarını tekrar kafamda şekillendirmeye başladım , uyumuşum... Derken topuklu ayakkabı tonunda 4/4'lük bir parçadan fırlama sabit ritimler kulağıma çalındı , ''tık tık tık tık tık '' geliyor dedim . annemin bu sinirle odama girmesinden sonra olacak felaketleri istemeyerek kafamda canlandırdım ve o son 2 saniyemi doya doya uyuyarak yaşadım . odamın ışığının açılmasıyla artık kaybettiğim bir savaşta olduğumu ve hemen çekilmem gerektiğini anladım. uyandığımı belli edercesine atik bir vücut hareketi sergiledim , ikna olan annem mutfağa kuş sütü sağmaya geri gitti . turuncu yatağımda dikeldim , elimi yüzüme götürdüm , dilimi parmaklarımla tutup sonuna kadar çektim . yaşayacağım o boktan günü kafamdan geçirdim burnumdan bir tısıldama narası çıktı . havanın 38 derece olmasına rağmen üşüdüm , yataktan kalktım , ayaklarım üzerinde günü ilk baskısını kurdum . sendeleyerek banyoya gittim . sevimsiz anne ve babamla göz göze gelmemeye çalışarak tuvaletin kapısını kırdım . yaklaşık 14 yaşımdan beri yakın dostumu çıkardım , klozetin kapağını kaldırmadan işedim . (nasılsa damlatmıyordum sağa sola , ne hacet var kapağı kaldırmaya?) sifona hafif bir basınç uygulayarak tuvaleti temizledim . arkamı döndüm ve banyomuzun kocaman aynasına şöyle bir baktım , kendimden utandım ; mosmor gözlerim bana dün geceyi dağınık saçlarımda kirpiyi hatırlatıyordu . hayır ! kendime daha fazla bakamazdım hemen çeşmeye yöneldim suyu açtım elimi ıslattım ve saçımı yapılandırdım. sıra yüzüme gelmişti , avuçlarıma aldığım suyun yarısını dökerek yüzüme çarptım , o an ettiğim küfürleri burada yazmak gerçekten çok ayıp olurdu , ingilizceden almancaya bildiğim bütün dillerde küfür ettim. kokmuş havlumuza yüzümü sildim ve banyodan söylene söylene çıktım . bütün dünya bana düşmandı , telefonuma gelen günaydın mesajlarını atan şerefzislere tek tek küfür yolladım . ve o asla yapmak istemediğim yolculuğuma başladım ; odamla mutfak arasındaki ince koridordan anne ve babamın ''ulan acaba bu çocuk içmiş mi?'' bakışları arasında yapacağım o 10 saniyelik yolcluk...
bu yazı dizisinin sabahın köründe kahvaltı adlı denememle devam ettireceğim efendim
Cumartesi
shy boy on the road...

belkide bütün ergenlik kaprisinizin , bütün alengiri yüksek el kol hareketlerinizin,aile içi atarlarınızın bittiği andır , çekirdek ailenle birlikte güneşin batmaya yüz tuttuğu saatlerde kordon boyu yürümek.Evet, okurken bile irkildiğiniz bu olay başıma gelmiş bulunmakta efendim.Üzerinden bir hayli zaman geçmesine karşın bendeki yarattığı iz taze ve akışkan.Ailem tüm neşesiyle klasik cumartesi yürüyüşünü yaparken , bir dizi tesadüfler sonucu onlarla birlikte olma şansına erişmiş bulundum.Kordona nerden giriş yaptığımızda ayrı bir macera!O 1 dakikada yaşadığıım duygu fırtınasının kitabını yazsam epey bir ağaç israfı meydana gelebilir.Kordona alsancakın en mayhoş,en kokuşkan,en genç,en bornova anadolu lisesi,en parmak arası terlik ve en havalı sokaklarından birinden giriş yaptık.(ismi lazım değil)Sokağın başında babam elini beline koydu ve çay kahve içilecek bir yer aradı , ben mümkün olduğunca kambur ve kısık bir sesle ''baba saçmalama,yürüyelim napacaz burda'' dedim ve babamın arayışını bir süreliğine sona erdirdim.Yürümeye başladık ''j'' harfi tarzındaki sokaktan gençlerin kahkaları eşliğiyle sokakta ilerlemeye koyulduk.Ancak bu esnada kafamı kaldırıpta kim var kim yok diye bakma fırsatı bulamadım.Hemen telefonumu çıkardım , mesaj bölümüne girdim , gelen kutusuna 3 kere girip çıktım , taslaklara baktım , birşeyler yazıyormuş gibi yaptım ve artık arsız gençlerin nargile dumanını yüzüme hüflemeye başlamasıyla birlikte pes 2009 oyununu açtım , kendimi gerçekten oyalamak için.Dünya yüzeyinden silindiğim ve hayal meyal hatırladığım o sokaktan geçişimiz bittikten sonra , az da olsa insana benzeyen kordona çıktık.Ancak kafamı kaldırmam başımdan aşşağıya kaynar yağmur damlalarının inmesine yetti de arttı.Bütün yaşıtlarım oradaydı!Evet,hepsi...
yazarken yoruldum o yüzden pek detaylandırmadım, daha sonra yazacağım bir yazıda kordondaki bu umarsız yürüyüşü adım be adım betimlemeyi düşünüyorum.
Arka Koltuktakiler
Tahmin ettiğim gibi o sivrisineğin vızıltısıyla uyandım.Kendince B negatif kanımdan yararlanmakta haklıydı.'Günaydın!' dedim ona.Babama karşı olan zaferimi bu şekilde kutlamak beni daha da zinde tuttu.Okul servisimi beklediğim yere gittim.Arzu Pide.Sevgili servis şöförümü gözümün önüne getirerek daha da mutlu oluyordum.5 dakika sonra ipodçalarımda Paul'u seyrettim.Paul diyorum çünkü arkadaş gibi olduk onunla.Sürekli konuşuyoruz, siyasetten şarap zevklerimize kadar.Okulumuzda gömlek yasak olmasına rağmen gömlekliydim.12. dakikaya girerken o güler yüzlü şöför gidiyor, yerine hafif kurnaz biraz sinirli bir adam alıyordu.O sırada karşıdan arkadaşıma benzer birini gördüm.'Walking down the street' tabirine çok güzel uyuyordu.17. dakikada alnımdan soğuk terler geliyordu.'Yagelmeseydi?'Geldi.Bindim.
Resmiyetin güzel bir şey olduğuna inanan servis şöförümüzün uzattığı; kırtasiyeden alındığı gibi bize sunulan o mektubu aldım.'Para!' istiyordu.'Sabah sabah'ın ve servisin yine geç kalmasından dolayı getirdiği eleştirel, nitelikli ve seviyeli esprilerden nasibimi almıştım.En arka orta koltukta oturuyordum.Sol önden okulumuza yeni başlayan arkadaşımız önüne dönük otursa da her an iki arkadaşımın konuşmalarına sadece kendi güleceği esp-komikliklerle katılacaktı.5 saniye sonra da katıldı zaten.Davetsiz misafir olarak karşılanmamak için çabalarken oluşmuştu yüzündeki çizgiler.Diğer yeni gelen çocuk ANKARA'lıydı.İzmir'in sosyokültürel ve metropolitan paradokslarını barındırıyordu yüzünde ve o taranmış saçlarında.Elinde Uykusuz, Ankara'yla İzmir'i yine bir yönden kıyaslıyordu.Kıyaslama bittiğinde başka bir arkadaş bindi.Elimde Ankaralı bir Uykusuz, yanımda da ilk dersi için ödev yetiştirmekte olan bir ÖSS öğrencisi vardı artık.Sonra iki kişi oldular.Ödevi yaparken; 'Oğlum bu nasıl soru lan?xS xP' demeyi unutmuyor bir yandan okulumuza yeni gelmiş arkadaşlara 'Keşke ben de ezik olsaydım sizin gibi, lise 1 olsaydım keşke..' tatlılıkla bulaşıp şimdi bu ödevi yapmazsa hocanın ona neler yapacağını anlatıyor, oradan da hocalar hakkında gırgır şamata muhabbetine giriyordu.Fırat ve Umut Bey bitiyordu, ödev bitmiyordu.Bitti.Okula geldik.Gömlekli öğrencileri 3 metreden bile görebilen radar gözleriyle müdür yardımcıları okul kapısının önünde bekliyorlardı.Bu riski göze alamazdım.Okulun arkasını dolaştım.Başkanlık seçimlerindeki rakip partiye aday öğrencilerin yoğun olduğu sınıfa girmişim pencereden.'sabah sabah' dayağımı yerken cin müdür yardımcılarımızdan biri içeri girdi.'Günaydın!'.
Salı
What Can I Do Sometimes?
Sadece zaman ayırmakla ilgisi vardı.Yaptığı çok kolaydı.Çok çalışmak yeterliydi.Metafiziğe o zaman da inanmıyordum, ama geldiği en son noktayı ışık oyunlarıyla açıklayabileceğim bir cahillik vardı üzerimde.Bütün aile ona bakıyordu.'Şimdi sıra kelebek çıkarmada!!'İnsanların ilgisini lego yaparak çekemezdim.Kendimi onlara ispatlamam gerekiyordu.Kimsenin görmediği gözyaşlarımla odama gittim, Andy'i açtım.Şaka yapacaktım.
Ampül güneş çoktan doğmuştu ve yazın ortasında İzmirde uyanmak hoşuma gitmişti.Babamın tabak üzerine 'oturttuğu' gevrek, yanına koymuş olduğu demirden daha sert peyniri ve onun da yanında dehidrasyona uğramış zeytinleriyle Özdilek'e taş çıkaran kahvaltısı beni izliyordu.'Theee Siimpsooons' bulutu vardı havada.Tek bulut olduğu için sik gibi duruyordu orda.Gevrekten iki ısırık, neskafeden üç yudum, parfümden dört fıst ve balyanaktan da tattıktan sonra koyuldum kemeraltı yollarına.
Esnaflığım diğer esnaf arkadaşların dillerine destan olmuştu.Şöyle bir bakmak için gelene, şimdi bakıcak olup sonra alıcak olana, azınlık kesime, dönercisinden balık yemi satana, yani 7'den 70'e ayakkabı satıyordum.Parası yeten çıkarıp alıyordu.
Hasan Bey bana geçen akşamki anılarını anlatıyor, sodalarımızı yudumluyor, dertlerimizi paylaşıyorduk.Bana gelecekle ilgili planlarını anlatıyordu, sözünü böldü, 'Buyrun efeniim'.Arkamı döndüğümde kaderin acımasız yüzünün bana gülümsediğini gördüm, terledim.O gelmişti.Yine baş köşeye oturmuşken aniden gelip hayatımı alt üst edecekti, buna izin vermemeliydim.
-Tolga, uzun zaman oldu, nasılsın?
Holywood filmlerindeki kahramanların birbirlerine uzun bir aradan sonra verdiği ilk izlenimine benziyordu:
-Aaah, haklısın dostum.Değişmişsin görmeyeli.
-Sen de, burada mı çalışıyorsun?
-Yaa, evet satıyoz işte bişeyler. O talihsiz mimik ve cümleyle durum 1-0 oldu.Aniden terledim, sanki yanlışlıkla kaçan osuruktan sonraki pişmanlığı yaşıyordum, düzeltmek için çabalarken daha da batıyordum:
-E bi çay iç madem? Esnaf ağzı da eklendi, hayırlısıydı artık.
-Yok Tolgacığım tutmayayım seni ben yukarı çıkıp bizimkilere bir selam verip gideyim. -Peki sen bilirsin görüşürüz sonra.
Bu kısa konuşmadan sonra Hasan 'bey' tebessüm etmişti, ona gülücük denemezdi.Gelecek bitmiş, geçmiş başlamıştı.Ancak daha sonra galibiyet koltuğuna oturacak olanın ben olduğunu bilmiyordu. Gün bitmiş, hava kararmak üzereydi.Kapatıyorduk.Dayımlarla birlikte aşağı iniyorlardı.Asansörden bütün kahkahalar ve anılar duyuyluyordu.Kapı açıldı:
-Aa bak Tolga da burda hakkaten sen neden aşağı inmedin?
-Onunla görüşücez zaten bi size bakıyım dedim bu saat olmuş.
-Hıı, bak Tolga da gitar çalıyo, bi gün bişeyler yapın da dinleyelim.
-Bakarız ya.
Sosyal aktivitemin yakınlarım tarafından konu açılsın diye hep olup olmadık zamanda bahsedilmesi beni Rapunzel gibi hissettiriyordu.Saçlarımı uzatıyordum, onlar traktöre bağlıyordu.Sosyal aktivite bir umut olabilirdi artık bu sarışın çıtır için.
Episode 1:Bill'in Dönüşü
Eve dönmüştüm, bir planın tam zamanıydı.Penamı çıkardım ve yola koyuldum.Aklıma hiçbir şey gelmiyordu.Tuvalete gittim, orda da gelmedi.Herşeyde bir hayır vardı, doğaçlama yapacak, cool olacaktım.Bütün aile ertesi gün bize gelecekti.Hazırlanmalıydım.
Episode 3:Welcome Home
İki tarafından da bakınca gülen paspasımıza ayaklar saatler geldikçe daha çok basıyordu.Sonunda gelmişti.Kolalar, rakılar, nar suları, kımızlar, lıkır lıkır içiliyor, balo eğlenceli geçiyordu.Saat 12'ye geldiğinde sihirli an gelip çatmıştı.Sazlarımızı alıp kapışacaktık.Bütün aile suskun, tedirgindi.Herkes olası bir hatada ne tepki vereceğini düşünüyordu.Derken başladı bildiği en iyi parçaları tıngırdatmaya.10 saniye geçmeden kaçırdı(telli çalgı çalıcıların kaçırdıkları anda bu gitarın akordu bozuk anlamına gelen mimiği burada paylaşamıyorum ancak buna ben de dahilimdir) ve hemen eli akord yapmaya gitti, debelenirken; -Mi versene -La Kalabalığın o sessiz baskısı onu terletmişti. -İdare eder heralde. Talihsizlikler ard arda geliyor ve üzülüyordu.Bense aslan sütüyle kımızı birbirine karıştırıyor, doyasıya eğleniyordum.Bak neler yapıyom gibisinden sürekli bana bakıyordu, bense kadeh kaldırıyordum.Meclis eleştrilere başlamıştı, Rapunzel'in saçları evin her tarafını sarıyordu, soluk almak güçleşti, en sonunda dayanamadı -So what can I do sometimes? Rezillik böyle bir şeydi, bense tekrar arka odalardan birine geçtim.Çalmama gerek kalmamıştı, televizyonu açtım.Queen konseri vardı. 'We're the Champions'.
Episode 4:Return Of The King: Fatih Terim
.
bu memlekette göte göt denir ...
köylüler tabi 'tamam dohtor bey' diyip köye giderler. köydeki herkese sorarlar, en bilgelere bile, ama kimse anüs ne demektir bilemez.
bu nedenle bir türlü ilacı da veremezler hastaya. hastanın durumu da gitgide kötüleşmektedir. bunun üzerine köylü, doktora, koca devletin koca doktoruna telefon etmeye karar verir ama kimse buna yanaşmaz. ne cüret di mi doktoru arayacak bi köylü. neyse durumun vehameti üzerine muhtar aramayı kabul eder. bütün köylü toplanır santrale, muhtar arar, "biz ne yapacaamızı bilemedik dohtor bey" felan der işte. karşıdan doktor bişiler söyler. muhtar döner arkasına: "makattan verin dedi dohtor" der.
yine tüm köye sorarlar, komşu köylere birilerini yollayıp sordururlar
felan, ama makat ne bilen yoktur yine. hasta ise gitti gidecek, ateşler
içinde kıvranıyo baya.
ihtiyar meclisi toplanır. son çare, doktorun bir kez daha aranmasına
karar verilir. yine kimse aramaz istemez doktoru. nihayetinde yine
biri kandırılır, telefonun başına geçer, ama bi yandan söylenmektedir:
"çok kızacak dohtor çok!" diye.
sonunda telefonu açar, durumu anlatır, doktor bişeyler söyler yine.
telefondaki köylü, yüzü allak bullak, arkasını döner: "çok kızacak
demiştim; götüne sokun dedi"
Cumartesi
Çekiciliğin Yanlış Algılanması: Apaçizm
Ancak bu insanları 'ıyy' 'iğrenç' kro' 'göt' diye çağırmak ne kadar doğru tartışılır, çünkü dünyaya gelirken yaşam koşullarımızı, ailemizi, çevremizi seçemiyoruz.Eğitim seviyemiz yüksek olmasa, küçük yaşta sokak aralarında çalışmaya zorlansak ve tabii ihtiyaçlarımız kapımızı tekmelediğinde (seks) biz de kızların nasıl birer yaratık olduğunu çevremizdeki genellikle parayla ilişkiye giren erkeklerden öğreniriz.Aksesuarın çok fazla olması gerektiğini pembenin aslında giyilebileceğini, tipin aslında düzeltilebileceğini söyler ki bu abilerimiz, biz de böyle giyinelim.Maddi durumumuzun iyi omadığını da hesap edersek o abi elini omzumuza götürerek 'gel gel ben ayarlarım seni kardeşim' diye bizi en kaliteli yan sanayiye götürecek ve maviliklere doğru maceramız bu şekilde başlayacaktır.
Yenilenmiş bedenimizle özgüvenimizin doruğa ulaştı an sataşacak yeni insanlar arayabiliriz.Kaslıyızdır ne de olsa.
Çarşamba
yatma saatine 5 kala...

bu yazımda sizinle arama koymuş olduğum ve samimiyetimizi belli bir ölçüde azaltan duvarı yıkıp ; güzel , salya kokulu , sıcak , yumuşak yatağımıza uzandığımız ve bol eğlenlceli,bol atarlı,bol yürümeli,bol üzülmeli yorgun bir günün bittiğini vücudumuza müjdelediğimiz o büyülü ana çok az kala yaşadığım ve yaşandığını duyduğum tecrübelerden bir derleme yapıp size sunucam . Halit Ziya Uşaklıgil tadındaki ,ne kadar müzik açarsan aç bitmek bilmeyen bodrum yolu uzunluğunda cümlemi bitirdikten sonra konuya girebilirim artık.Zaman zaman ''ben'' zaman zaman ''siz'' demem yorgunluğumdandır lütfen mazur görünüz.Ayrıca paragraf değiştirmeden şunu da belirteyimki benden öğreneceğiniz çok az şey var , bu yazıyı okuyup hayata farklı bir pencereden bakmayacaksınız . Sadece iyi bir gözlemci olduğunu düşünen ve sakalı henüz filizlenmemiş bir ergenin içinde yaşadığı düşünce fırtınasının bir kısmını kendini en rahat ifade ettiği yerlerden biri olan klavyesinden dinleyeceksiniz.Boyuma ters orantılı cümlelerin sebebini bende bilmiyorum , haftalardır elime kağıt kalem almayışımdan olsa gerek...
küçük bir içdökme ve okuyucuya kendini sevdirme,samimi gösterme paragrafından sonra önceden yazdığım başlığa sadık kalarak konuya girelim efendim.tamamen doğaçlama yazılan bir yazı da başlık önceden yazılmalı mıdır? bu da ayrı bir programın konusu.Başlık demişken neden 5 kala diye soranlar olacaktır tabi ki milyonlarca okuyucum arasından.işe koyulmadan önce aklımdaki ''yatağa yatmadan önce'' konseptli bi deneme veya sohbet yazısı yazmak vardı.pek huyum olmayan bir şekilde yazıya başlamadan önce başlığı koymaya karar verdim , ne yapsam diye düşünürken , birden aklıma bugün bir arkadaşımla yaptığımız sohbet geldi.Kitaplardan bahsediyorduk , hani şu nasıl kız tavlanır,doktor olmanın 5 yolu,plajdan yatağa sadece 10 dakka! ...Tarzındaki kitaplardan , benim o tip kitaplarla aram pek iyi değildir ayıptır söylemesi , iki arkadaşımın konuşmasını dinliyor ve kültürüm elverdiğince efekt veriyordum konuşmaya . Derken bu yazının buralara gelmesine sebep olan şu cümle geldi arkadaşımdan ''insanlara kısıtlama ifade eden , veya mecazı gerçek yapan somut ifadeler kullanırsan , onları etkilersin.Mesela kitaba -nasıl kız tavlanır?- ismini koyarsan pek tutmaz ama kesin bir yargıyla , sertçe ve kendinden emin bir şekilde (en azından kitabın ismini gören adam böyle düşünür)
-nasıl 5 dakka da kız tavlanır?- dersen okuyucu , noluyoz lan , bilimsel bişey bu,5 dakkada o kız benim...Şeklinde triplere girecektir''
Konuşmanın aslı böyle olmasa da anahatlarıyla böyleydi , benim yüzyıl önce kurmuş olduğum bir mantıktı fakat beynimdeki yerinin tazelenmesi iyi oldu.Bende - yatma saati - gibi teletabi formatında bir başlık koymaktansa okuyucuya . ''aa evet benimde tama saatime 5 dakika kaldığı zamanlar oluyor,bu benim,benim hayatımdan bir parça,buda benim gibi insan bakalım o neler düşünüyor'' dedirtecek bu başlığı kullanmayı yeğledim.Tabi başlığı görüpte yazıya dalan bir bünye eğer ki buralara kadar gelmişse yazının içeriğinin alakasız olduğunu görecek ve belki de bana sövecektir.
ne başı ne sonu belli ve içinde yaklaşık 30 kere YAZI kelimesi geçen bu yazının sonuna geldiğimi , arkada başlayan gece film kuşağıyla anladım.Çok geç oldu...Yatmadan önce bir adamın bir adamı öldürdüğünü izleyip daha sonra bundan etkilenmemek için aslında olanların sadece bir film ve kurmaca olduğunu kendime inandırmak çok eğlenceli olacak. (bkz. the most uzun cümle in my life)İyi geceler , uykusu varken saçmalayan yalnızca sen değilsin
Cuma
Solutions Intermediate Test
Regal reklamları çok gençlere yönelik hitab ettikleri kitle yalnış.Beyaz eşyalar ciddi insanlara aittir.Mesela Haydar Dümen'i ele alalım-isimleri konuşuyorsak eğer-onun bir buzdolabı var.
Çarşamba
Spider Abii:D
14 Şubat
İkbal alcam ama.
Pazartesi
Kamboçya(Live)
-Kamboçyada hayat buradan biraz farklı, orda ayinler metal araç gereçlerle yapılıyor.Oysa burada ayinler yok.Bu yüzden biraz farklı.
Scannerların hayatı kısıtlayan sorunlarına da değinen Torun bakın çözümü nasıl Melissa bitkisinde buluyor?:
-Efendim şimdi bir tutam Melissa bitkisini içmeniz, bir takım sorunlara iyi gelecektir.Bu yüzden derhal almanız önerilir.
Amerikada çıkardığı 'Siz, Biz, Hepimiz' (You, We, All Together) kitabının satış rekorları kırmasına pek de aldırış etmiyor.Grammy'e de aday olacağını açıklıyor cümlelerinde:
-Yani tabi şimdi kitabımızın bir soundtracki var, en iyi kitap soundtrack'i adı altında yarışacak başarılı sonuçları bekliyoruz.
-İlginç bir alan açıkçası, hangi büyük yazarlarla yarışacaksınız?
-Aslına bakarsanız Cinderella'nın yeni bir kitabını çıkarmışlar; kapanıp açılırken müzik çalıyormuş, ne diyim tabi çok da iddalı olmamak gerek..

